Solunca gelincik..

Bir köy..

Köyün hemen girişinde eski üskü bir ilkokul.. Okulun karşısında, yolun diğer yakasında, rüzgarla eğilmiş sapsarı ekin tarlaları..Tarlanın kenarında, yolun biraz da ötesinde çevresi yeşil çimenlerle çevrili küçük bir ağaç..

Ağacın gölgesinde, sırtını ağaca vermiş beyaz sakallı bir yaşlı.. Yaşlının alnı dertlerle çizgi çizgi.. Elinde ekin tarlaları arasından koparılmış, sapı kırık, hafif de solgun bir gelincik..

Yaşlının dilinde hafifçe mırıldandığı bir türkü:

Nasıl yar diyeyim ben böyle yare
Mecnun edip çöle saldıktan sonra
Alemin bağında bülbüller öter
Neydem benim gülüm solduktan sonra

Yaşlı, bir an türküyü yarıda bırakıp, yolda olup bitenlere dikkat kesilir..

Yolda bir askeri araç..
Aracın arkasında sırtı araca dönük neyi, neden beklediği belirsiz bir asker.. Şoför, araç komutanı  ve diğer askerler yerini almış, bir bu asker dışarda..

Rütbeli, dışarıda bekleyen askerden habersiz, araç şoförüne: “Neyi bekliyorsun?”

“Hemen çalıştırıyorum komutanım” diye cevap verir asker, gözleri aynada, arkadaşında.. İçinden

“ Hadi bin artık” diyerek..

Dışarıdaki asker kıpırdamıyor..

“Bin artık, Bin!”

Asker halini bozmuyor..

“Hadi bin”

Asker olduğu gibi, olduğu yerde..

Gözleri çeşmede, çeşmedeki başı yazmalı güzelde.. Ama aşk değil onun ki, aşık olma hiç değil..

Araç şoförü artık anlar, gözlerini çeşmeye doğru diken arkadaşının derdini.. Ama elden ne gelir ki..

Askere gelmeden evvel ayrıldığı sevdiği, o askerdeyken, başkasına varmıştı. Ve şimdi, çeşmedeki kız tıpkı ona benziyordu..

Fakat, yazmasını arkadan bağlamış kızın olan bitenden haberi dahi yoktu..

“Asker, neyi bekliyorsun hala?” diye bağırır rütbeli aniden.

Rütbelinin sesi dışarıdaki askere kadar gider. Sese irkilen asker, artık bir şeyler yapmanın zamanı geldiğini fark eder. Yavaş yavaş araca yönelir. Araca binerken gözü hala çeşmede..

Ve araç yola koyulur.

Askerin gözü çeşmede..

Araç köyden uzaklaşır..

Askerin gözü köyde..

Araç bir daha gelmeyeceği köyden iyiden iyiye uzaklaşır.

Askerin aklı köyde..

Manzaradan gözlerini ayırmayan yaşlı, pür dikkat, şaşkın, üzgün, bitkin…

Araç gözden kaybolana dek aracı gözler..

Sonrasında bayılırcasına kafasını ağaca yaslarken, gözlerini yumar yavaşça. Yumduğu gözlerinden bir damla yaş süzülür ..

Yaşlının aklı askerde..

LANETLİLER!


Yine azdılar lanetliler…
Kudurdular yine..
Vahşileştiler..
Sapıttılar..

Güçsüz, dermansız, savunmasız bir beldeyi, bir milleti düşünmeden, akletmeden, merhamet etmeden, göz göre göre katlediyorlar..
Tıpkı kendi peygamberlerini katlettikleri gibi..

Çember altına aldılar, Filistin’i.. Sahipsizleri, zayıfları, zavallıları..
Gönderilen (silahları değil, cephaneleri değil) bütün ilk yardım araçlarını engellediler, vurdular.. Giriş yollarını kapattılar. Gizli geçitlere, tünellere ve bütün çıkışlara engel koydular.. Tıpkı azgın millet; Sırplar gibi..

Dünya izliyor. Uluslar arasında barış ve adaleti sağlamak amacıyla kurulmuş, Birleşmiş Milletler ve bütün birlikler izliyor.. Evrensel barış birlikleri, keyifle izliyor.. Tıpkı Bosna’yı izledikleri gibi..

Hala bir müeyyideye sahip olamamış, hala uluslararası bir güç, bir birlik oluşturamamış, Müslüman devletler ve milletler de izliyor. Sanki haklı bir gerekçeymiş gibi, “Ellerinden gelmeyen hiçbir şeyi” bahane ederek.. Sıra kendilerine gelene kadar; hınzırdan post, gavurdan dost edinerek izlemeye devam edecekler. Tıpkı inancı, ideali, tarafı, politikası belirsiz ülkemizin izlediği gibi..

“Meydan falan okumuyor dünyaya, lanetliler.”
Meydana çıkan kimse yok çünkü..

Lanetliler, umarsız ve kaygısızca katlediyor..
İnsanlık onun kölesi ya..
Kudüs’ü bir gün yıkacaklar ya..
Yıkık dökük mabetlerini tekrar inşa edecekler ya..
Duvarlara ağlamayacaklar ya artık..
Arz-ı Mev’udu alacaklar ya..
Umarsız ve kaygısız olurlar tabii..

Kendi kendilerine vaat ettikleri işte bu topraklar ve bed emelleri uğruna, lanetlerine lanet katıyorlar da habersizler..

Ve şimdi, siz, biz ve tüm insanlık!
SESSİZ OLUN(!) FİLİSTİN ÖLÜYOR..

Cenaze duasını da lanetliler yapıyor.
Lisan-ı halleriyle haykırıyorlar:
“Ey Müslümanların Rabbi..
Biz lanetli bir milletiz..
Biz, sana ve sana inananlara savaş açtık.
Senin mübarek beldeni ve onu emanet ettiklerini yakıyoruz, yıkıyoruz, katlediyor, kahrediyoruz.
Vazifemizi, ellerimizden, silahlarımızdan, tanklarımızdan geldiği kadarıyla, en iyi şekilde ifa ediyoruz.
Sen, bu mücadele karşılığında, isteklerimizi bize ver.
Ve bizi lanet üzerine lanetle..
Ahirete bırakma, iki cihanda da helak et..
Duamızı kabul et.”

En yürekten, en ihlaslı, en samimi bir nefesle:
AMİN…

2 Ocak 2009 Marmarahaber.net

Ruhların ufkunda doğunca şafak

Belki altı, belki sekiz yıl evvel..
Ruh ve aynası beden biraz daha genç iken..
Çocuksu heyecanlar hala tükenmemişken..
Benliğimiz, bedenimiz, ayaklarımız enginlerde ve hayat ve gençlik ve ruh zirvelerinde dolaşırken, bir şarkı, bir türkü, bir Necip Fazıl şiiri yakalayıveriyordu dilimizden:

Al eline bir değnek,
Tırman dağlara, söyle!
Şehir farksız olsun tek,
Mukavvadan bir köyle.

Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen,
Dağlarda şarkı söyle!

Bilmem ki kimin için..

 

Hayattan mı başlasam, hayata başlamaktan, doğmaktan mı?..

Yoksa ölümden mi, ölmeden öldürenlerden mi?

Acıdan mı, acıtanlardan mı?

Yengiden mi, yenilgiden mi?

Yeniden anlatamamaktan mı, yine anlaşılmamaktan mı?..

Neye başlasam?

 

Başlanacak, o kadar çok şey var ve yok ki..

 

Düşünüyorum da bazen:

“Ne de zormuş, isyan etmeden yaşamak, durgun sular gibi azalmak”

Yada:

“Ne de zormuş, isyan etmeden yaşama son vermek”

 

Zor,

Yalnız yolcusu olmak, doğumdan ölüme giden mücadelenin ve sabrın dirayeti..

Yalnızca olmak…

 

Ozanın dediği geliyor aklıma bazen:

“Melullenme deli gönül

Gez bir zaman, gör nice olur”

 

Sonra da, siyah beyaz hayatı kabullenmeyi deniyorum tekrar, “İlmeği kaçmış bir hayat benimkisi” diyerek..

 

 

Meçhul bir yolcuyum, bu son akşamda

Umutlarım söndü siyah bir camda…

 

 

 

Bir alaturka hüzün; Elfida

 

Yüzün geçmişten kalan

Aşka tarif yazdıran

Bir alaturka hüzün

Yüzün kıyıma vuran

Anne karnı huzur..

Çocukluğumun sesi:

Senden bana,

Şimdi zamanı sızdıran..

 

Şımartılmamış aşkın,

Sessizliğe yakın.

Kim bilir kaç yüzyıldır,

Sarılmamıştır kolların.

Sisliydi kirpiklerin,

Ve gözlerin yağmurlu..

Yorulmuşsun..

Hakkını almış yılların.

 

Elfida!..

Bir belalı başımsın

 

Elfida!..

Beni fark etme sakın

Omzuma yük bıraktın

Yüküm dünyaya yakın

 

Elfida!..

Hep aklımda kalacaksın

 

Elfida!..

Sen eski bir şarkısın…

DURMA!

Bir taş at.
Bir taş daha at.
Bir şiir ateşle.
Bir yumruk yükselt.
Sesini yükselt.
Bir çocuk yetiştir.
Bir maske tak.
Duvara bir slogan yaz.
Şehitleri an.
Bir hayal kur.
Bir barikat kur.
Tarihine sahip çık.
Sokaklara sahip çık.
Bir slogan at.
Bir kurşun at.
Bir tohum ek.
Bir ateş yak.
Bir cam kır.
Terle.
Sahte belge düzenle.
Bir bildiri bastır.
Bir kanun kaçağını barındır.
Bir yara sar.
Bir dosta sevgi göster.
Silahını temizle.
Hakikati söyle.
Bir miting düzenle.
Arkanı kolla.
Gökyüzüne bak.
İz bırakma.
İşçilerden öğren.
Bir yoldaşa öğret.
Bir hücreyi ziyaret et.
Bir savaş esirini kurtar.
FBI’ın gizli dosyalarını çal.
Kendi kalbini çal.
Parolayı aklında tut.
Bir aynasızı silahsızlandır.
Bir füzeyi çalışmaz hale getir.
Bir fıkra anlat.
Bir plan yap.
Bir ümit ışığı gör.
İsmini değiştir.
Bir teoriyi test et.
Bir dogmaya meydan oku.
Korkunu kullan.
Bir damla gözyaşı akıt.
Haritayı incele.
Hainlerle hesaplaş.
Ağırlığını hakkıyla taşı.
Biraz daha ağırlık kazan.
Sevmek için mücadele et.
Sevdiğini bir daha söyle.

SINIRI AŞ!…

 

MalcomX

 

 

 

Benliğimin düşlerinde dolandım dün gece

Bulutlar kuşattı yine gökleri
Çileye arzumun manası başka
Neden bilmem efkar bastı her yeri
Diyorum; yeniden başlasam aşka
 
Rayihası hayat iksiri olan
Nerde kaldı arzularım, umudum?..
El değmedik bahçelerimde hazan..
Uğrunda çılgınca hayaller kurduğum…

(A.G.YILDIZ)

Sıradan bir yazı

 

 

Alışılan şeyler, dikkat çekmez olur. Normalleşir.

Normalleşen şeyler üzerinde pek düşünmez insan. Hiç kimse iki gözü, iki ayağı yada bir yüreğinin olduğunu düşünmez. Bildi bileli öyledir çünkü.

 

Bu yazıda da böyle klasik bir konuya değinelim. Her yerde karşınıza çıkabilecek,  alışageldiğimiz bir konu…Her Radyo-Televizyon haberinde,  her gazetenin –özellikle hassasiyeti olan gazetelerin- her haber dergisinin, dış haber bölümünde karşınıza çıkabilecek, olağan bir konu:

 

Filistin, Irak, Çeçenistan, Afganistan…

 

Bir bomba..

Onlar, yüzler ölü..

Bir uçak saldırısıyla, zelzele yerine dönen binalar…

Bir tankla ezilip geçilmiş bir ev, bir yuva…

Belli belirsiz kişiler tarafından, tekbir sesleriyle kellesi kesilen, belli belirsiz biri(leri)…

Tecavüze uğramış Irak’lı  bir Müslüman kadının, kafasını duvarlara vura vura intiharı…

Küçücük elinde, gençliğini, geleceğini, ekmeğini ve yüreğini tutar gibi sımsıkı tuttuğu taşıyla, kanlar içinde yerde serili duran Filistin’li çocuk…

Kalanlara, lisan-ı hal ile “Hoşça kalın” diyerek, tebessüm buyuran beyazlar içinde Çeçen bir şehid….

 

Ne kadar aşinayız değil mi?

Ne kadar da klasik konular…

Her gün ve her yerde rastladığımız; fotoğraflar, videolar, haberler…

 

Alıştık artık!

 

Bu alışmak:

Bitmişliği, yenilgiyi ve çaresizliği kabullenmektir.

Kimin yenilgisi bu? Zulüm gören –ırkı ne olursa olsun- her Müslüman’ın, her Hristiyan’ın, her Musevi’nin…

 

Zulümler sıradanlaşmamalı. Zulümlere alışılmamalı. Her acı yeni bir “Hak ve Adalet” tohumu ekmeli… Yeni bir ilham kaynağı olmalı; yeni bir soluk, sessizliği bitiren…

 

Yetişen çocuklara, gençlere, verilecek eğitimin yeni konusu bu olmalı:

 “Zulümleri kabullenmemek ve zulümlere alışmamak. Adaletsizliğin de bir zulüm olduğunu bilmek ve bildirmek. Dünyaya dirlik, düzen ve huzur getirecek adalet birliğinin eksikliğinden, devletimizin ve devletlerin de bu konuya ilgisizlikleri sebebiyle, var olan birliklerin de yetersizliğinden, haberdar etmek ”

İnsan; noksan ve böylece noksansız…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rabbin Kemal sıfatı vardır. Yani noksansızlık, olgunluk… Ve bu kainat, o sıfatın bir tecellisidir. Bu mükemmel ötesi varlıkların yaratılması, o Kemalatın bir gereğidir.

 

Yaratılmış herşey noksansız ve hakkı verilerek yaratılmıştır. Çevremizde bulunan büyük yada küçük ne varsa, hepsinde bu ölçü…Etrafımızı incelediğimiz zaman, “Şurasında da bir eksiklik var” diyenileceğimiz birşey bulmamız olanaksızdır. “İnsanda altıncı bir duyu organı eksikliği var, şöyle şöyle bir duyu organı olması gerekirdi” diyebilmemiz bir yana, yeni bir duyu organı muhayyile bile edemeyiz.

 

Ve insan, kemalat ve mükemmelatın zirvesi…Yaratılmış noksansız varlıkların en üstünü… Fiziki nitelikleri bir yana, fizikötesinde sınırsız bir umman…İçerisinde çözülmesi ve anlaşılması imkansız bir alemi olan meçhul.

 “Sana ruhu soracaklar, siz ondan yalnızca bir kısım bilebilirsiniz…”

 

 Bir millet, bir devlet, bir medeniyet gibi… Tarihi olan, büyüme, zayıflama, gerileme dönemleri, açılımları, kapanımları, entropileri olan bir varlık.

 

Böyledir insan.. Böylesine yücedir fakat bir de acziyetleri, bunalımları, çaresizlikleri, başarısızlıkları, korkuları, kederli ve tedirgin olduğu yada gafil olduğu anları vardır. Bunlar birer eksiklik, noksanlık değil midir?

 

Evet noksanlıktır. İnsan noksan bir varlıktır. Onun noksanlığı, yaratılmasının olgunluğuyla ilgilidir. Noksan bırakılması ile noksansızlık tamamlanmıştır. Çünkü bu noksanlık Kemal sıfatı gereğidir. Yaratılış hakkının verilmesidir. Rabbin noksansızlık sıfatı o derece mükemmeldir ki, noksanlığa dahi yaradılışının hakkını vermiştir.

 

İnsan; noksan ve böylece noksansız…

Güle yel deydi..

 

 

Mevsim bahar..

Küçük bir ev.. Tek katlı ve ahşaptan.. Ev, yemyeşil bir yaylada, yamaçta.. Yamaç, biraz indikten sonra düzlüğe varıyor.. Düzlükte yeşil bir göl.. Rengini çevresinden almış.. Sakin ve durgun duruyor.

Gölün kenarında bir gül, yalnız.. Gök kubbeyi izliyor. Gökyüzüne susuyor ve bahtsızca bakıyor..

Baharın olur olmaz güneşi.. Kızgın, ama ısıttıkça ısıtmıyor..

Bir ısıtıyor, bir ısıtmıyor..

Bahar yelleri esiyor arada bir..

Ve güle yel değiyor…

 

Hayat da böyle değil mi?

Bazen bahar yaşanır.. Baharı taşıyan göz bebekleri, yeşili akseden gölleri hatırlatır.. Ahşap bir ev, saraylar kadar paha eder.. Güneşin doğuşu hayatı aydınlatır.

 

Bazen de, bahar içinde bir yel eser. Durgun suları hafif hafif bir dalga alır. Yeşil suyun büyüsü bozulduğu, renginin kaybolduğu gibi, hayatın renkleri solar.

Yeşillikler yerine acı akseder, hüzün, dert,

Şarkılarda bulur yerini..

Gerçek şarkılarda..

 

 

 

“Ağlayan tek ney değil” diye başlar kimileri..

Kimi, “Hicran olmuş gönül meskenlerinden”..

Bazısı, Yaz ayında, bağına düşen gazel’den dem vurur..

Bazısı da acıdan, Ana’ya sığınır: “Anne bak, üşüyorum” diye başladığı şarkısını “Anne bak ölüyorum” diye bitiriverir ..

 

 

 

Kimi geceyle başlayan acısını, aşkı yalanlayarak:

 

Karanlık çöktüğünde, başlar ayrılık şarkısı

Çaresiz kalan gönlümde, dinmez yalnızlık sancısı

Hüzün dolu boş sokaklar

Uzaklardaki yıldızlar, geceleyin yağar gözlerimden

Hayat yalan…

Yalan aşk…

 

 

Gidene, “git” diyemez de bazısı:

 

Derman kalmaz dizlerinde

Bahçende çiçeğin solar

Ak saçlarla gidersin

Dilin susar ama; gönlün titrer

Kalbinde heyecan yavaşlar

Akan yaşlarla gidersin

 

 

 

Kimi, bilmesin der:

 

Bilme!

Gecenin yarını

Canımın acısını

Kaderin yazısını

Bilme…

 

 

 

 

Kimi de dostuna yanar:

 

Ah! Yapayalnız kaldım.

Ah! Kedere isyanım.

Çok acılardan geçtim,

Sen nerelerde kaldın?

Nerdesin?

Of ne umutlar bitti

Yan yüreğimde şimdi

Çok yaşarım sanma

Gönül acılarda şimdi

Nerdesin?

Yok musun?

 

Bir başkası da  cevap verircesine adeta:

Uzaklaştım, bu dünyadan

Sonu gelmeyen, yalanlardan

Artık, yeni baştan bir heyecan

Yaşayamam, bu defa…

 

 

 

Sonraki Sayfa »