‘Siyah Beyaz Düşünceler’ Kategorisi için Arşiv
Bilmem ki kimin için..
Hayattan mı başlasam, hayata başlamaktan, doğmaktan mı?..
Yoksa ölümden mi, ölmeden öldürenlerden mi?
Acıdan mı, acıtanlardan mı?
Yengiden mi, yenilgiden mi?
Yeniden anlatamamaktan mı, yine anlaşılmamaktan mı?..
Neye başlasam?
Başlanacak, o kadar çok şey var ve yok ki..
Düşünüyorum da bazen:
“Ne de zormuş, isyan etmeden yaşamak, durgun sular gibi azalmak”
Yada:
“Ne de zormuş, isyan etmeden yaşama son vermek”
Zor,
Yalnız yolcusu olmak, doğumdan ölüme giden mücadelenin ve sabrın dirayeti..
Yalnızca olmak…
Ozanın dediği geliyor aklıma bazen:
“Melullenme deli gönül
Gez bir zaman, gör nice olur”
Sonra da, siyah beyaz hayatı kabullenmeyi deniyorum tekrar, “İlmeği kaçmış bir hayat benimkisi” diyerek..
Meçhul bir yolcuyum, bu son akşamda
Umutlarım söndü siyah bir camda…
Sıradan bir yazı
Alışılan şeyler, dikkat çekmez olur. Normalleşir.
Normalleşen şeyler üzerinde pek düşünmez insan. Hiç kimse iki gözü, iki ayağı yada bir yüreğinin olduğunu düşünmez. Bildi bileli öyledir çünkü.
Bu yazıda da böyle klasik bir konuya değinelim. Her yerde karşınıza çıkabilecek, alışageldiğimiz bir konu…Her Radyo-Televizyon haberinde, her gazetenin –özellikle hassasiyeti olan gazetelerin- her haber dergisinin, dış haber bölümünde karşınıza çıkabilecek, olağan bir konu:
Filistin, Irak, Çeçenistan, Afganistan…
Bir bomba..
Onlar, yüzler ölü..
Bir uçak saldırısıyla, zelzele yerine dönen binalar…
Bir tankla ezilip geçilmiş bir ev, bir yuva…
Belli belirsiz kişiler tarafından, tekbir sesleriyle kellesi kesilen, belli belirsiz biri(leri)…
Tecavüze uğramış Irak’lı bir Müslüman kadının, kafasını duvarlara vura vura intiharı…
Küçücük elinde, gençliğini, geleceğini, ekmeğini ve yüreğini tutar gibi sımsıkı tuttuğu taşıyla, kanlar içinde yerde serili duran Filistin’li çocuk…
Kalanlara, lisan-ı hal ile “Hoşça kalın” diyerek, tebessüm buyuran beyazlar içinde Çeçen bir şehid….
Ne kadar aşinayız değil mi?
Ne kadar da klasik konular…
Her gün ve her yerde rastladığımız; fotoğraflar, videolar, haberler…
Alıştık artık!
Bu alışmak:
Bitmişliği, yenilgiyi ve çaresizliği kabullenmektir.
Kimin yenilgisi bu? Zulüm gören –ırkı ne olursa olsun- her Müslüman’ın, her Hristiyan’ın, her Musevi’nin…
Zulümler sıradanlaşmamalı. Zulümlere alışılmamalı. Her acı yeni bir “Hak ve Adalet” tohumu ekmeli… Yeni bir ilham kaynağı olmalı; yeni bir soluk, sessizliği bitiren…
Yetişen çocuklara, gençlere, verilecek eğitimin yeni konusu bu olmalı:
“Zulümleri kabullenmemek ve zulümlere alışmamak. Adaletsizliğin de bir zulüm olduğunu bilmek ve bildirmek. Dünyaya dirlik, düzen ve huzur getirecek adalet birliğinin eksikliğinden, devletimizin ve devletlerin de bu konuya ilgisizlikleri sebebiyle, var olan birliklerin de yetersizliğinden, haberdar etmek ”
Ukde…
Hayat, Rabb’in “Benim dilediğim kadar yaşa” buyruğunun tecellisi… Düşüncesiyle, meşkul sinyalleri veriyor zihnim. Bir gün daha/dahi yaşamak istemesem de, faydası yok.
Dünyanın eğlence yeri ve geçici olduğu bildiriliyor, Kuran öğretilerinde.
Öyleydi önceleri, eğlenceli ve hızlı. Şimdi zaman çok uzun geliyor bana ve dünya hiç de şirin olmayan bir mekan… Pek eğlencesiz…
Endişeler var tebessümleri içinde insanların. Yüzü gülenlerde bir sahtelik seziyorum.
Duvarına yaslanasım geliyor Mescidi Aksa’nın, semalarında arayarak yitirdiğim irademi..Karlı bir sabah vakti Süleymaniye’nin avlusundan yeniden, yeni bir hayal kurmak istiyorum, ufuklarından Istanbul’u gözleyerek, bu umutsuz ve ruhsuz gecelerden kaçıp.
Ankara’nın koyu ruhunda, İzmir’in günah pazarında, Kadıköy’ün makyajında Ebu Cehil’in deve işkembeli bulaşık elleri kokuyor.
Gecelerin mahpusluğunda saniyeler bir tesbih tanesi… Seher esintisinin mutluluğunu bekliyorum, Mevla’nın lütuflarını…
Ebu Bekir’le aynı mahallede oturmayı düşlüyorum bazen. Bir akşam yemeğini de beraber yemeyi.. Gözlerinde Peygamberi görmeyi.. Göğe açıldığında elleri, geri dönmez rahmetleri.. Sonu cennete varan, yollarını izlemeyi…
Hoca’mın o gül yüzünü izleyerek, nur ellerinden öpmeyi, “Okçular tepesinden ayrılmadık, giydirdiğin gömlekten başka ganimet istemedik, bir avuçta kalsak değişmedi mevzilerimiz” diyebilmeyi…
Beynimde gök gürlemeleri, belki Rahmet’in habercisi…
Yer gök dönüyor etrafımda, ellerim Mevlana’nın eteklerini arıyor.
Kalabalığından yoruldum insan zihinlerinin.
Dost dediğim insanla, bir dağ patikasının kenarında oturmayı özledim. Yıldızlar -çatıya dokunacak gibi- tepemizdeyken, çeşme başında gece sohbetlerini…
Yalnızlığın yan etkilerinde, başvuracak hekimin olmayışı, devanın sadece derde sebep olanın ellerinde oluşu, umutları karartıyor, güneşe perde çekiyor.
Ufuklarında nur görüyorum karanlıkların.
Doğuşu mu, batışı mı bilemiyorum ama:
Bir İsa çıksa, diriltecek bu şehri…
Bu bir garibin öyküsüdür. Dinlemek ve anlamak için,
garip kulağı gerektir.
MEVLANA
Bir köy ki…
Köyüm..
Özlü Köyü..
Yalnız, serin ve sessiz ve soluksuz…
Bir zamanlar alan yetersizliğinden, tarla kavgalarıyla büyüklerin..
Yaz akşamları, o köy işlerinin yorgunluğunu umursamaksızın her akşam harmanlarda oynanan maçlarda coşan gençlerin…
Tek celsede boşadığı ve sahipsiz bıraktığı bağlar, tarlalar, harmanlar..
Şimdi kuşları da, kışı gibi susuyor köyün.
Bir okulu var, terk-i diyar edilmiş…
Bir de hiç olmayan bakkalı…
Ve beş on yaşlı dışında dağları ağlatan ezanları…
Batı ve kapital kafalıların “Hiçbir imkan ve kimse yok..Çanakkale var, Antalya vard… Yer mi kalmadı başka?” sözleri ne kadar da yozlaştığını gösteriyor hemşehrilerimizin (!)
Halbuki O dostum ile her gittiğimde Özlü’ye yeniden diriliyor ruhumuz.
Teknolojisiz, arabasız, trafiksiz, apartmansız bir kent ki; küçük ama göklerden taşan.. Paranın, kredi kartının, çekin, senedin işe yaramadığı; yalnız gönül sohbetlerinin ve dağ dağ, patika patika gezintilerin, bir de selvi altlarında demlenen çay muhabbetlerinin pahası büyük…Ki şehir hala fon biriktirsin, pahası parada olmadığını anlayana kadar esenliğin…
Özlü’yor(k)uz şimdi…
Yorum Yapın
Yorum Yapın
Yorum Yapın
