Ötesi Olmayan..
Soğuk bir kış günüydü. Bir belediye otobüsünde cam kenarında, yanında can dostuyla oturuyordu. Kafasını cama yaslamış, dalgın gözlerle dışarıyı izliyordu. Trafiğin yoğun olduğunun farkında bile değildi.
Arkadaşı yanında ona doğru dönük, onu izleyerek bekliyordu.
Ve sordu:
-Eeee ne olacak?
-…
Sessizliğini ve halini bozmadı.
Bir zaman böyle kaldılar. Arkadaşı tekrar bir soru sorarak sessizliği bozdu:
-Ya unutamazsanız? Ya yerlerinizi dolduramazsanız?
-…
Sükutunu bozmadı. Gözleri yine dalgın… Zahiren böyle gözüküyordu ama içinde bir alev almıştı birden. Arzında şiddetli bir deprem, toprağının üstünde bir fırtına, gök kubbesini yaracak şimşekler çakmaya başladı semasında…
Aklının ucundan geçmeyen, beklemediği bir beklenti, bir korku doğmuştu içinde…
Birden otobüsün, inmesi gereken durağa geldiğini fark etti.
-Ben burada ineyim, dedi sessizce. El sıkıştılar ve otobüsten indi.
Yalnız kalan dostu, sulanmış gözlerle izledi bir müddet onu. Sonra önüne döndü ve kafasını ellerinin arasına alarak, öne doğru eğildi.
Otobüs duraktan kaybolmuştu. Otobüsten inince bir yandan önünü kapatmak için uğraşıyor, bir yandan yürüyordu. Otobüsteki dostuna bakacaktı ki otobüsün gittiğini fark etti.
Bir zaman yürüdükten sonra bir hana girdi. İkinci katına çıktı, bir kapıyı çaldı.
Kapıyı açan onu görünce tebessüm etti. Selamlaştıktan sonra salona geçtiler. Salonda bir grup öğrenci vardı.
-Esselamü aleyküm dostlar, diyerek içeri girdi.
Salondaki öğrencilerin gözleri açıldı birden onu görünce.
-Aleykümselam, dediler hep bir ağızdan, yüzlerinde bir gülümsemeyle.
Kendisine ayrılan yere oturdu. Birkaç hal hatır muhabbetinden sonra konuşmaya başladı:
Evet doslar!
Bu haftaki sohbetimizin konusu:
Aşk…
Kainatın yaratılış gayesi…
Mukaddesatın zirvesi…
İşte bu Aşk prizmasını oluşturan üç nokta:
Rabb’in “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” kudsi hadisindeki derin mana…
Ebu Bekir’in ölüm döşeğinden ilk gözlerini açtığında “Muhammed nasıl?” sorusundaki ulvi sır…
Aleyhissalatın “Allahtan başka dost seçecek olsaydım, o Ebu Bekir olurdu” sözündeki ince ölçü…
Evet dostlar! Aşk: “Ötesi olmayan…”
Aşıkların; merhemlerin ilaç olmadığı, dertleri var
Ki ne uyku, ne seyahat, ne de yiyip içmek çare kılar
MEVLANA
O..
Hayatı fark ettiğimden beri yanımdan ayrıldığını hiç hatırlamıyorum.
Aramızdaki kuvvetli bağların sebebi nerden geliyor onu da çözmüş değilim hala.
Dostluk denen kavramı anladığını anlamak var sadece.
Hani aşkı yaşamayanlar aşk nedir bilmez ya…
Aynı öyle. Can dost olmayanların anlayamayacağı bir mesele.
O kadar çok iyi insan var ki çevremde. O kadar yürekli, o kadar samimi, o kadar fedakar ve o kadar cömertler… Ama yerini neden alamıyorlar diye çok düşündüm.
Ne?
Ne?
Ne?
Olaki sebebi?
Sebepsiz…
İşte mesele tam da burada başlıyor. Sebepsizce bir dostluk.
Öyle ki: Var olması, var olmama yetiyor.
Söz’ünü atıyorum

Göz yaşlarımı ipe astım
Kül tablasında hayallerim
Kuruttum bir bir acılarımı
Ve uçurdum hayalleri
Söz’ünü attım dünyanın
Yaslandım duvarına Mescid-i Aksa’nın
Ukde…
Hayat, Rabb’in “Benim dilediğim kadar yaşa” buyruğunun tecellisi… Düşüncesiyle, meşkul sinyalleri veriyor zihnim. Bir gün daha/dahi yaşamak istemesem de, faydası yok.
Dünyanın eğlence yeri ve geçici olduğu bildiriliyor, Kuran öğretilerinde.
Öyleydi önceleri, eğlenceli ve hızlı. Şimdi zaman çok uzun geliyor bana ve dünya hiç de şirin olmayan bir mekan… Pek eğlencesiz…
Endişeler var tebessümleri içinde insanların. Yüzü gülenlerde bir sahtelik seziyorum.
Duvarına yaslanasım geliyor Mescidi Aksa’nın, semalarında arayarak yitirdiğim irademi..Karlı bir sabah vakti Süleymaniye’nin avlusundan yeniden, yeni bir hayal kurmak istiyorum, ufuklarından Istanbul’u gözleyerek, bu umutsuz ve ruhsuz gecelerden kaçıp.
Ankara’nın koyu ruhunda, İzmir’in günah pazarında, Kadıköy’ün makyajında Ebu Cehil’in deve işkembeli bulaşık elleri kokuyor.
Gecelerin mahpusluğunda saniyeler bir tesbih tanesi… Seher esintisinin mutluluğunu bekliyorum, Mevla’nın lütuflarını…
Ebu Bekir’le aynı mahallede oturmayı düşlüyorum bazen. Bir akşam yemeğini de beraber yemeyi.. Gözlerinde Peygamberi görmeyi.. Göğe açıldığında elleri, geri dönmez rahmetleri.. Sonu cennete varan, yollarını izlemeyi…
Hoca’mın o gül yüzünü izleyerek, nur ellerinden öpmeyi, “Okçular tepesinden ayrılmadık, giydirdiğin gömlekten başka ganimet istemedik, bir avuçta kalsak değişmedi mevzilerimiz” diyebilmeyi…
Beynimde gök gürlemeleri, belki Rahmet’in habercisi…
Yer gök dönüyor etrafımda, ellerim Mevlana’nın eteklerini arıyor.
Kalabalığından yoruldum insan zihinlerinin.
Dost dediğim insanla, bir dağ patikasının kenarında oturmayı özledim. Yıldızlar -çatıya dokunacak gibi- tepemizdeyken, çeşme başında gece sohbetlerini…
Yalnızlığın yan etkilerinde, başvuracak hekimin olmayışı, devanın sadece derde sebep olanın ellerinde oluşu, umutları karartıyor, güneşe perde çekiyor.
Ufuklarında nur görüyorum karanlıkların.
Doğuşu mu, batışı mı bilemiyorum ama:
Bir İsa çıksa, diriltecek bu şehri…
Bu bir garibin öyküsüdür. Dinlemek ve anlamak için,
garip kulağı gerektir.
MEVLANA
Gönderilmiş Mektuplar
“Yaş ilerledikçe, cesedimizin köküyle çakılıyoruz sanki dünyaya..
Ölümün havasını mı soluyor ruhumuz acaba?
Her geçen gün ateşimizden bir alev parçası daha koparak kayboluyor yükselerek gökyüzüne..
Ah dedittiriyorsun be dünya!
Hem sevdirmiyorsun kendini, hem terketmeye izin vermiyorsun. Nefret ettikçe, daha çok bağlanıyoruz sana.
Ve sevdiklerimizle aramıza giriyorsun haince.
Bizler de, gözgöre göre oyununa geliyoruz bazen. Farkında ola ola selam dahi edemiyoruz, selam bekleyenlere.
Şükür ki içimizde yeri sağlam sevgililerin.
Yoksa dünya!
Sen varya,
Ayırırdın bizi;
Dosttan..
Anadan..
Yar(adan)dan… ”
Bir köy ki…
Köyüm..
Özlü Köyü..
Yalnız, serin ve sessiz ve soluksuz…
Bir zamanlar alan yetersizliğinden, tarla kavgalarıyla büyüklerin..
Yaz akşamları, o köy işlerinin yorgunluğunu umursamaksızın her akşam harmanlarda oynanan maçlarda coşan gençlerin…
Tek celsede boşadığı ve sahipsiz bıraktığı bağlar, tarlalar, harmanlar..
Şimdi kuşları da, kışı gibi susuyor köyün.
Bir okulu var, terk-i diyar edilmiş…
Bir de hiç olmayan bakkalı…
Ve beş on yaşlı dışında dağları ağlatan ezanları…
Batı ve kapital kafalıların “Hiçbir imkan ve kimse yok..Çanakkale var, Antalya vard… Yer mi kalmadı başka?” sözleri ne kadar da yozlaştığını gösteriyor hemşehrilerimizin (!)
Halbuki O dostum ile her gittiğimde Özlü’ye yeniden diriliyor ruhumuz.
Teknolojisiz, arabasız, trafiksiz, apartmansız bir kent ki; küçük ama göklerden taşan.. Paranın, kredi kartının, çekin, senedin işe yaramadığı; yalnız gönül sohbetlerinin ve dağ dağ, patika patika gezintilerin, bir de selvi altlarında demlenen çay muhabbetlerinin pahası büyük…Ki şehir hala fon biriktirsin, pahası parada olmadığını anlayana kadar esenliğin…
Özlü’yor(k)uz şimdi…
Yorum Yapın
Yorumlar (12)
Yorumlar (2)



